Cumartesi, 11 Ekim 2008
Anasayfa arrow Yazarlar arrow Bin yıllık tarihin sonu, kardeşliğin bittiği an! arrow Yazarlar arrow İbrahim Karagül 

Büyük FontBüyük FontKüçük Font
HEPSI |0-9 |A |B |C |Ç |D |E |F |G |Ğ |H |I |İ |J |K |L |M |N |O |Ö |P |R |S |Ş |T |U |Ü |V |Y |Z

Arşiv Yazarlar İbrahim Karagül

Bin yıllık tarihin sonu, kardeşliğin bittiği an! PDF Yazdır E-posta
Yazar İbrahim Karagül   
Çarşamba, 17 Ekim 2007

Rating 0.0/5 (0 vote)

Tezkere tartışıyoruz. Sınırötesi harekat tartışıyoruz. Savaş tartışıyoruz. Onlarca yıl devam edecek çatışmaları tartışıyoruz. İntikamlar üzerine inşa edilecek bir gelecek tartışıyoruz.

Anadolu'nun bağrını, Kuzey Irak'ın köylerini yasa boğacak, Diyarbakır'ı ve Erbil'i ateşle kavuracak bir yangını tartışıyoruz. Tanklar sınırda sabırsızlıkla beklerken, birilerinin bölgeye yığdığı füzelerin harekete geçeceği anı bekliyoruz. Aslında birbiriyle hiç sorunu olmayan insanların birbirini boğazlamasını bekliyoruz.

Dostluğu ve düşmanlığı başkalarının tanımladığı bir dünyaya dolu dizgin ilerliyoruz. Öfkenin aklı ve basireti yok ettiği, dost olması gerekenlerin düşman, düşman olması gerekenlerin dost olduğu talihsiz bir dönemi yaşamaya mahkum oluyoruz.

Tezkere bugün kabul edilecek. Hem Türkiye'de hem de Kuzey Irak'ta sonunu kimsenin tahmin edemeyeceği bir sürece girilecek. Belki bu tezkere hiç kullanılmayacak, belki sınırlı biçimde kullanılacak. Belki de topyekun bir hesaplaşmanın ilk adımı olacak. Ama kullanılan dil değişti artık, yürekler ayrıldı.

Bin yıllık bir geçmişe bin yıl daha katmak isteyenler kaybediyor. En azından onların sesi kesildi. Kestiler… Bin yıllık bir tarihin sonu mu gelecek? Örneği olmayan bir kardeşliğin ve kader ortaklığının sonu mu gelecek? Etli tırnağın ayrılmasının acısını kimler hissedecek?

Ama bunları önemseyen kaldı mı, bilmiyorum. Varsa bile Erbil'den ve Ankara'dan yükselen seslerin arasında kaybolup gidiyor. Daha doğrusu Washington'dan ve Londra'dan yükselen ses, hepsini bastırıyor. Hafızasını kaybedenlerin sesini de bastırıyor, acıyı yaşayacak olanların sesini de..

Ankara'dan ve Erbil'den yükselen sesler beni bile tatmin etmiyor. Ben Washington ve Londra'ya bakıyorum. Kaderimizi oradan tahmin ediyorum. Siz de öyle bakın. Öyle bakarsanız geleceği göreceksiniz. Öyle bakarsanız, tankların sınıra neden yığıldığını, 20 yaşındaki gencecik insanları Anadolu topraklarını neden yasa boğduğunu, Kürt köylerindeki suskunluğun ve umutsuzluğun sebeplerini anlayacaksınız.

Bu olağanüstü günlerde zor cümleler kurulmalıydı. Ama konuşulanlara bakıyoruz, yazılanlara bakıyoruz, hepsini bir araya topluyoruz.. Bir şey öneren, bir şey söyleyen, bir cümle bile kuramıyoruz. Yaşananların, çizilenlerin peşinden sürüklenen bir entelektüel akıl! Bir şey önermekten çok bir yerlerin gözüne girmeyi önceleyenlerin öncülük ettiği bir ortak akıl!

O zaman bırakalım meydanı. Bin yıllık tarihin sonunu ilan edelim, kardeşliğin bittiği anı… Sınıra gelindiğini, bıçağın kemiğe dayandığını, etle tırnağın ayrıldığını, yolun sonuna gelindiğini, sözün bittiği yeri ilan edelim.

Seçim öncesiydi. Çatışmalar tırmanmış onlarca asker şehid olmuştu. Yine tezkere tartışılıyordu. Sınıra yığınak yapılıyordu. Erbil'den “Türkiye Kerkük'e karışırsa biz de Diyarbakır ve diğer şehirlere karışırız. Askeri güçlerinden korkmuyorum” sözleri yükseliyordu. Ankara'da; “teröre destek verenlerle görüşülmez” ve “neden görüşmeyelim, insanlar düşmanlarıyla bile görüşür” cümleleri birbiri ardına geliyordu. ABD, “Türkiye, İsrail'in Hizbullah yenilgisinden ders alsın” diyordu.

Aynı anda İsrail ve ABD, Kuzey Irak'a silah yığıyor, PKK ve PJAK'ı Türkiye ve İran'a saldırtıyordu. Türkiye sınırına yığınak yapılıyor, füzelerin yönü Anadolu'ya çevriliyordu. Kriz petrol fiyatlarını yükseltiyor, Kürt yönetimini ambargo ile boğma hesapları yapılıyordu. Özel harekat birlikleri sınırın ötesinde çatışmalara giriyor/operasyonlar yapıyordu. Füzeleri sınır bölgelerine yerleştirilen Barzani birliklerini de Türkiye'nin müttefiki İsrail'in askeri uzmanları yönetiyordu. ABD ordusu Barzani'yi savaşa hazırlarken subayları Kandil'de toplantılar yapıyordu.

Korkulan olmadı. Yumuşama dönemi başladı. Cumhurbaşkanı seçiminden sonra öfke yerini sükunete bıraktı. Bir anda Türkiye'nin bir çok yerinde bombalar patladı, Ankara'da yüzlerce kiloluk patlayıcılar fark edildi. Şehid cenazeleri akın akın gelmeye başladı.

Şimdi; Putin Tahran'dan meydan okurken, Washington tarihsel hesapları şantaj olarak kullanırken, dünya savaşı derin ve belirsiz devam ederken Türkiye nasıl bir yere çekilmek isteniyor olabilir? Bölgenin barış önerme şansı olan, tek cepheye mahkum olmayan tek ülkesine nasıl bir bedel ödetilmek isteniyor?

Haziran ayında “Kuzey Irak Savaşı Başladı” diye yazmıştım. Yaşanan “dünya savaşı” nasıl fark edilemiyorsa bu savaş da fark edilemiyor. Ve benim bütün bu gelişmelere verdiğim tek cevap var: Türkiye savaşa gitmiyor, savaş Türkiye'ye getiriliyor!


Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 285

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Güvenlik kodu:* Code
Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >

Kullanıcı Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Gazetelerin Birinci Sayfası

Arşiv

0-9 A B C D E F G H I J K L M N O P Q R S T U V W X Y Z

Arşivde Ara