Arşiv Yazarlar Ahmet Varol |
|
Yazar Ahmet Varol
|
|
Perşembe, 11 Ekim 2007 |
Beyrut caddelerinde dolaşırken bilbordlardan birindeki afiş gözüme takıldı: “İsrail şerrun mutlak (İsrail kesin kötülüktür).” Yani İsrail, herhangi bir gerekçesi olsa da olmasa da zararı dokunan bir kötülüktür. Tıpkı hastalık virüsü gibi. Bulaştığı zaman zarar verir. Bu gibi dokununca zarar veren bir unsurun tehlikesi ona yakın durmaya bağlı olarak artar. Onun etrafa yayılması ise tehlike alanının genişlemesi demektir.
Bilindiği üzere böyle dokunduğunda zarar veren tehlikeli şeylerden korunmak için önce onlar karantinaya alınır. Sonra etki ve tehdit alanları küçültülerek tedrici bir şekilde ortadan kalkması için uğraşılır.
Uluslar arası emperyalizm İslâm dünyasına zarar vermek, Müslüman toplumları sürekli rencide etmek, tehdide maruz bırakmak için İslâm coğrafyasının en önemli noktasına “İsrail” adı taşıyan tehlikeyi yerleştirdi. Bugün İslâm dünyasındaki bazı ülkeler ve yönetimler kendilerini onun zararından uzak görerek, onun çağın hâkim güçleri tarafından korunmasını ikili ilişkiye ve işbirliğine gerekçe sayıyorlar. Bu ilişki ve işbirliğinin uluslar arası güçler nezdinde bir referans oluşturduğunu düşündükleri gibi, İsrail tehlikesinden de korunma imkânı vereceğini sanıyorlar. Oysa böyle yaparken şu an uzakta görünen tehlikenin yakına gelmesine zemin hazırladıklarını ve yakına gelince de dost düşman ayrımı yapmayacağını hesap etmiyorlar.
Lübnan gerçeği Beyrut’ta gözümüze takılan afişte yazılanı doğruluyor. Lübnan’da şimdiye kadar ABD ile yakın ilişki içinde olan, dolayısıyla İsrail’in ABD kanalıyla telkin ettiği stratejilere kapıları açan birçok yönetici iş başına geldi. ABD’nin 15 Temmuz 1958’de Lübnan’a askerî çıkartma yapması ülkenin o zamanki cumhurbaşkanı Kâmil Şem’un’un çağrısıyla olmuştu. Şem’un’dan sonraki cumhurbaşkanı Fuad Şihab tamamen ABD’nin oyunlarıyla bu göreve getirilmiştir. Dolayısıyla kendisini koltuğa oturtanlara karşı sorumluluğunu yerine getirme ihtiyacı duyuyordu. İlyas Sarkis döneminde Lübnan’daki Filistinli gerillaların İsrail’i rahatsız etmemeleri için bir yığın tedbir alındı. Ondan sonra cumhurbaşkanı seçilen Beşir Cumeyyil’in, Siyonist işgal devletiyle çok yakın ilişki içinde olduğu biliniyordu. Fakat ilginçtir ki Siyonistler, Beyrut’un tamamını işgal planlarına imkân verecek siyasî havayı ve zemini oluşturmak amacıyla onu sinsi bir suikastla ortadan kaldırdılar. Sabra ve Şatilla katliamında kullanılan Falanjist milislerin önemli liderlerinden Eli Hubeyka da İsrail suikastıyla katledildi. Beşir Cumeyyil’den sonra cumhurbaşkanlığına getirilen Emin Cumeyyil de genelde emperyalizmin, özelde İsrail’in Lübnan’la ilgili hesaplarının gözcüsü gibiydi.
Bütün bunlara rağmen Lübnan hiçbir zaman İsrail tehdidinden emin olamamış, onun saldırılarından ve işgallerinden kurtulamamıştır. Beyrut’a ilk gittiğimde şehrin yarısı yıkıntı halindeydi. Bu yıkım ve perişanlığın iki sebebi vardı: 1982’de başlayıp Beyrut ve çevresinde 1985’e, Güney Lübnan’da ise 2000’e kadar devam eden İsrail işgali. ABD ve İsrail’in fitne oyunlarıyla 1978’de başlatılıp 1989 Taif Anlaşması’na kadar sürdürülen iç çatışmalar.
Bu gidişimizde Siyonistlerin 2006 yazında gerçekleştirdikleri saldırılarında hedef aldıkları muhtelif yerleri ziyaret ettik. Beyrut’ta bizi gezdiren rehberimiz, Siyonistlerin bu seferki saldırılarında bombalarını ve mermilerini boşa harcamamaya özen gösterdiklerini, dolayısıyla rasgele bomba düşürmediklerini, mutlaka hedef gözettiklerini dile getirdi. Yıkıntılarını gördüğümüz binalardan birinin bodrum katında sığınak varmış ve insanların bazıları oraya sığınmışlarmış. Ama bizim gördüğümüz yerde sadece bina tahrip edilmemiş aynı zamanda yerde kocaman bir çukur açılmıştı. Muhtemelen birtakım işbirlikçi veya istihbaratçı elemanlar o binanın altının sığınak olarak kullanıldığını saldırganlara bildirmişler ki İsrail uçakları özellikle orayı hedef alan yoğun saldırı düzenleyip altındaki sığınağı da tamamen yok etmiş. Yanlardaki binalar bombaların yol açtığı sarsıntı veya etrafa saçılan parçalar sebebiyle zarar görmüş ama atılan tüm bombalar özellikle o binanın üzerine düşmüş. Bu da, saldırganların sığınağı tespit ettiklerini ve kasten orayı vurduklarını açıkça gösteriyor. Neticede 35 insanın canlarını kurtarmak için girdiği sığınaktan sağ çıkan bir tek kişi olmamış. Hedef alınan diğer noktalarda da benzer durumlar söz konusu. Örneğin bir yerde insanlar saldırıya hedef olmaz beklentisiyle kiliseye sığınıyorlar. İşgalci saldırganlar özellikle o kiliseyi hedef alarak önemli can kaybına yol açıyorlar. Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 262
|