|
|
Ladin olmadan Amerika nasıl olacak?
11 Eylül 2001 eylemleri sonrası Amerikan başkanı Bush tarafından 'canlı veya ölü' ele geçirileceği ilan edilen Üsame bin Ladin, on yıl sonra Obama yönetimi tarafından öldürüldü. 2011-05-03 09:53:15
Üsame bin Ladin üzerinden geçmiÅŸ on yıla detaylı, son yirmi yıla ise
genel bir bakış Amerika'nın İslam dünyası ile kurduÄŸu iliÅŸkinin
kodlarını anlamamıza yardımcı olabilir. Öyle ki ABD-Bin Ladin iliÅŸkisi,
1980'lere kadar uzanan karmaşık ve kirli bir hikâyedir. Hikâyenin bir
ayağında Amerika'nın Ortadoğu politikalarının maliyeti, diğer ayağında
ise ABD'ye verilen primitif terör cevabı bulunmaktadır. Büyük ölçüde
Amerika'nın kendi eliyle inÅŸa ettiÄŸi bu kısırdöngüden en fazla maliyeti
yine bölgenin kendisi ödedi. Ödemeye de devam ediyor. Tartışmalı bir seçimle ABD baÅŸkanlığına gelen George Bush'un,
iktidarının ilk döneminde siyaseten sıkışmaya baÅŸladığı günlere denk
gelen II. Dünya Ticaret Merkezi (DTM) saldırıları, yeni bir dönemin
iÅŸaretiydi. Sekiz yıllık Clinton dönemini ulusal ve uluslararası refahla
geçiren Amerika, milenyum öncesi paranoya düzeyine çektiÄŸi "terör
korkusu" ile bir yıl gecikmeli olarak yüzleÅŸmiÅŸti. Körfez Savaşı sonrası
meydana gelen 1993 DTM saldırısından çok farklı olarak, ikinci saldırı
Amerikan sosyal muhayyilesini ve siyasi aklını bir süreliÄŸine allak
bullak etmiÅŸti. 11 Eylül saldırılarının Amerikan dünyasında ve dünyanın
geri kalanında oluÅŸturduÄŸu birçok sonucun yanında sinematografik küresel
bir figürü de kurgulamış oldu: Üsame bin Ladin. Amerikalı korkunun
küreselleÅŸtirilmesinden ibaret olan Üsame figürü, son on yılda ABD
siyaseti elinde tüketilerek büyütüldü. Öncelikli sual ÅŸu olmalı: 11 Eylül saldırısı tabiatı itibarıyla
Amerika'yı "ÅŸoke eden" bir saldırı mıydı? Çıkan gürültüye ve akabinde
yaÅŸanan küresel geliÅŸmelere bakarsak cevabımız bellidir. Lakin Amerikan
sosyal muhayyilesi ve siyasal aklı için 11 Eylül'ün ÅŸoktan ziyade, helak
olma korkularını teyit eden bir "biz demiÅŸtik" hali olduÄŸunu söylemek
daha doğru olacaktır. İsterseniz filmi biraz geri saralım, 319 yıl
geriye, Massachusetts'in Salem ÅŸehrine, 1692'ye gidelim. 1692'de Kuzey
Amerika'da bir cadı mahkemesi kurulur. 140 kişi cadı olmakla, şeytan
olmakla suçlanır. Salem, Batı'dan 1600'lerde ilk göç eden Püritenlerin
kurduÄŸu ve geldikleri yıllarda kışın soÄŸuktan binlercesinin öldüÄŸü, ilk
yerli katliamlarının yapıldığı bir şehirdir. Mahkemede ormandan,
karanlıktan geldiÄŸi söylenen ve cadı olmakla suçlananlar arasında 5
yaşında bir çocuk bile vardır. Mahkeme, sonunda 19 kiÅŸinin asılmasına
karar verir. 1692 Salem cadı mahkemesinden 309 yıl sonra Salem'den üç
saat uzakta Manhattan'da başka bir cadı mahkemesi kurulur: 19
fundamentalist saldırgan, Amerikan korkularını haklı çıkarmıştır. Amerikan sosyal muhayyilesindeki cari korkular içerisinde en tahrik
edici olan ise ÅŸüphesiz, bir exodus ile var olan Amerikalının helâk olma
mitidir. New England'a ayak basan ilk Püritenler, bu yeni topraklarda
eski bir soruyu tekrar ederler: "Biz kimiz?" Püritenlerin bu suale
verdikleri cevap çok nettir: 'İsrail halkıyız'. Bu muhayyileye göre
Amerika'ya varanlar, Mısır'dan Exodus'u gerçekleÅŸtirenler gibi
Avrupa'dan kaçan, Babil'de mahkûm olur gibi Atlas Okyanusu'na bir dönem
esir düÅŸen, sonraları Nuh'un Gemisi gibi felaha kavuÅŸanlardır. 11 Eylül
sonrası Amerikan siyasetinde zuhur eden mesiyanik karakterin tarihsel ve
zihinsel kökleri iÅŸte bu kurtulmuÅŸluk illüzyonunda saklıdır. Bu kilit
kavramın Amerikan tekvininde iÅŸgal ettiÄŸi yeri idrak etmek, Üsame bin
Ladin üzerinden inÅŸa edilen korkuyu da anlamaya yardımcı olacaktır. Bin Ladin'in öldürülmesiyle beraber "Amerikalı korkular" belli ölçüde
bertaraf edilmiştir. Lakin haberin yayıldığı ilk anlardan itibaren yeni
bir korku da dillendirilmeye baÅŸlanmıştır. 'Üsame'siz Amerikalının yeni
korkusu "misilleme korkusudur". Bu korkunun da uzunca süre iÅŸlevsel
olacağını söylemek yanlış olmaz. "Ölü veya canlı" yaklaşımı ile
Amerika'nın küresel politikalarını bir "kan davası" parantezine alan
neocon yaklaşım; küresel dengesizlikler karşısında son on yılı
yeryüzünün kayıp yıllar ÅŸeklinde geçirmesinde baÅŸat rolü üslendiler.
Afganistan ve Irak iÅŸgalleriyle, bölge halklarının ve bölgesel düzen
inşa etmenin maliyetine, uzun yıllar devam edecek siyasi kırılmaların
önünü açtılar. Son dört aydır, Kuzey Afrika'dan OrtadoÄŸu'ya yaÅŸanan geliÅŸmeler ve
deÄŸiÅŸim rüzgârı Obama yönetimi açısından büyük bir imtihana iÅŸaret
ediyor. Obama yönetimi, elbette bölgemizde yaÅŸanan deÄŸiÅŸimin kimleri
götüreceÄŸini ve neleri getireceÄŸini açık bir ÅŸekilde biliyor. Amerika,
bölge halklarının iradelerini Camp David parantezinde
sürdüremeyeceklerinin artık aÅŸikâr olduÄŸunun da farkında. Asıl sorun,
Obama'nın Bin Ladin'i öldürerek, Bush'tan yarım kalan iÅŸi tamamlayan mı,
yoksa "kan davası" parantezinden çıkmayı baÅŸararak Camp David düzenini
aÅŸacak bir lider mi olacağıdır. Mısır'la beraber bu suale çekingen ve
tam anlaşılmayan bir cevap veren Obama; bölgesel geliÅŸmeler karşısında
ABD'nin statükoyu en azından uzatmasına eÄŸilim göstermektedir. Bin Ladin
defterini kapatmanın, İsrail'le hesapları düzeltmekten geçtiÄŸini son
geliÅŸmeler daha berrak bir ÅŸekilde ortaya koymuÅŸ durumda. Gazze
katliamına seyirci kalarak iktidarına başlayan Obama, Bin Ladin sonrası
dönemde ABD'nin bölgemizdeki yeni deÄŸiÅŸim dalgası karşısında alacağı
pozisyon ile restorasyon ÅŸansını elinde tutuyor. On yıl önce 11 Eylül eylemleri gerçekleÅŸtiÄŸinde Filistin'de sokaklarda
kutlamalar yapılıyordu. Dün Abbottabad'da Bin Ladin öldürülünce
Washington'da kutlamalar yapıldı. İki düzeyi elbette birbiriyle
aynileştirmeden şu uyarıyı yapmak yerinde olacaktır: Bin Ladin'in
öldürülmesi sadece "terörle mücadele" baÄŸlamında ele alınırsa, yeni bir
kısırdöngü içerisine girmemiz iÅŸten bile deÄŸildir. Saddam'ın, Bin
Ladin'in, Bin Ali'nin, Mübarek'in var olmadığı ama İsrail iÅŸgalinin hız
kesmeden devam ettiÄŸi, Afganistan ve Irak'ta Amerikan varlığının sürdüÄŸü
bir bölgesel düzende yapısal bir deÄŸiÅŸimden söz etmek imkânsızdır.
Amerika, 11 Eylül'le olan imtihanını önce korkular, ardından da kan
davası makasından çıkaramadığı sürece küresel düzene pozitif bir katkı
veren aktör olması zor görünmektedir. ZAMAN
151 |