Geçen hafta Umre seyahatinden döndük...
Umre ibadeti, mümini yeni baÅŸtan dirilten, onu tepeden tırnaÄŸa Allah’ın
(c.c.) boyası ile boyayan ve Rasûlüllah (s.) aÅŸkı ile dolduran, bedeni,
fiili, fikri, kalbi, hissi, lisani yönleri ile Müslümanlara muhteÅŸem bir
duygu yoÄŸunluÄŸu yaÅŸatan coÅŸku dolu bir ibadet…
İslam’ın doÄŸduÄŸu, vahyin gökten yaÄŸmur yaÄŸar gibi indiÄŸi, Allah
Rasûlü’nün (s.), kutlu ashabı (r.anhüm) ile birlikte zorlu Tevhid
mücadelesini sergilediÄŸi mübarek diyarları dünya gözü ile görmenin ayrı
bir güzelliÄŸi ve özelliÄŸi var…
Kefene girer gibi büründüÄŸünüz ihramlarınızın içinde “Lebbeyk
Allahümme Lebbeyk” diyerek adeta bir mahÅŸer provası yapmak,
ölmeden önce ölümü tatmak, hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba
çekmek, insanı ötelere taşıyan muhteÅŸem bir duygu…
“Allah’ın evi” olan Kabe’yi bütün heybeti ile
karşınızda görünce ayaklarınız sanki yerden kesiliyor; göz pınarlarınız
harekete geçiyor. Hacerü’l-Esved’i, Makam-ı İbrahim’i doyasıya
seyrederek, bazen dokunmak, pervaneler gibi tavaf yapmak;
“Allah’ın ÅŸiarları” olan Safa ile Merve arasında Hacer annemiz gibi bir yukarı bir aÅŸağı gidip gelerek sa’y etmek, mümini bir baÅŸka boyuta taşıyor. Umre seyahati, aynı zamanda
Saadet Asrı’na manevi bir yolculuk yapmanıza da vesile oluyor…
Mekke-i Mükerreme’de Rasûlüllah (s.) ile birlikte Nûr dağına tırmanıyor, Hira’da baÅŸlayan vahiy
sürecine yeniden muttali oluyor; Kur’ân’ı yeni bir heyecanla okuyup
anlama ve yaÅŸama kararlılığı ile doluyorsunuz. Hicret’e, o “iki kutlu
yolcu” ile birlikte çıkıyor, Sevr’e varıyor; “Korkma!
Allah bizimle beraberdir” sözlerini iÅŸitir gibi oluyorsunuz.
İnsanoÄŸlunun yeryüzü macerasının baÅŸladığı Arafat’ta “irfan”ınızı
tazeliyor, hac mevsiminde yapılan “vakfe”yi
hatırlayarak bir süre “tevakkuf” ediyor ve kulluk
bilincine “vakıf” oluyorsunuz. Cebel-i Rahme’den yüz
yirmi dört bin mümine hitab eden Allah Rasûlü’nün (s.) mübarek
ağızlarından Veda Hutbesi’ni dinler gibi oluyorsunuz…

Medine-i Münevvere’de gözleriniz önce Mescid-i Nebevi’nin minarelerini
arıyor ve sonra YeÅŸil Kubbe’ye mıhlanıp kalıyor… Kubbenin altında yatan
kutlu Peygamberinize duyduÄŸunuz özlem, aÅŸk ve ÅŸevk, Ravza-i Mutahhara’ya
yaklaÅŸtıkça ziyadeleÅŸiyor, zirveye ulaşıyor. Göz pınarlarınız bir kez
daha harekete geçiyor. Minber’le Ravza arasındaki “Cennet Bahçesi”ne
ulaÅŸmak için fırsat kolluyorsunuz…
Medine gezileri ile İslam tarihi yeniden canlanıyor zihin dünyanızda…
Uhud meydanında “ÅŸehidlerin efendisi” Hz. Hamza’nın (r.a) haykırışlarını iÅŸitiyor ve onunla birlikte yetmiÅŸ
ÅŸehidin acısını yüreÄŸinizde hissederek göz yaÅŸlarınıza engel
olamıyorsunuz. Rasûlüllah’ın (s.) kırılan mübarek diÅŸi, delinen zırhı
geliyor aklınıza… Ve okçular tepesi… Ganimet arzusuyla yerlerini terk
edenler… Ve İslam ordusunun zor anları… Åžehidler... Åžehidler… Ve modern
dünyanın cazip ganimetlerini elde etmek uÄŸruna savunma mevzilerini terk
eden günümüz Müslümanları…
Sonra Hendek savaşının cereyan ettiği Sel dağının
etekleri… BeÅŸ bin metre uzunluÄŸundaki hendeÄŸi , on beÅŸ günde, açlıktan
karınlarına taÅŸ baÄŸlayarak kazan Allah Rasûlü ve ashabının muhteÅŸem direniÅŸ
örnekliÄŸini hatırlıyorsunuz… Rabbimizin Hendek Savaşı
baÄŸlamında Müslümanlara takdim buyurduÄŸu “Usve-i Hasene”yi
(En Güzel ÖrnekliÄŸi) bugüne nasıl taşıyacağınızı düÅŸününce
kolunuzu-kanadınızı yokluyorsunuz. Bugün madden ve manen çepeçevre
kuÅŸatılmış olan Ümmet-i Muhammed’in, modern dünyanın saldırıları
karşısında nasıl bir “savunma hendeÄŸi” kazması
gerektiÄŸini tedebbür ederek, üzerinize düÅŸen görevleri ve eli-kolu
baÄŸlı oturmanın bedelini düÅŸünüyor, düÅŸünüyorsunuz…
Gece-gündüz Rasûlüllah’ın Medine hayatını bir film ÅŸeridi gibi
hayalinizde canlandırıyor… Mescid-i Nebi’ye her gidiÅŸinizde, bu kutlu
mekanın ilk halini düÅŸünerek, “Namaz merkezli” İslam Medeniyeti’nin
iÅŸte ÅŸuracıktan insanlığın âfâkını aydınlattığını hatırlıyorsunuz…
İçinizi bambaÅŸka duygular kaplıyor. Allah Rasûlü ve ashabının kıt-kanaat
imkanlarla muhteÅŸem bir deÄŸiÅŸimi nasıl gerçekleÅŸtirdiklerini
hatırlayınca, ÅŸimdilerde sahip olduÄŸumuz nice imkâna raÄŸmen pasif,
edilgen ve atıl kalışımıza hayıflanıyor, Ümmet-i Muhammed olarak
yaÅŸamakta olduÄŸumuz zilletin sebeplerini tefekkür etmeye koyuluyorsunuz…
Vakit namazlarını mümkün olduÄŸu kadar ön saflarda, “yeÅŸil halı”nın
yakınlarında, gerilerinde eda etmek için yarışıyorsunuz…
O da ne!.. Ravza-i Mutahhara ile Minber arasındaki
yeÅŸil halıların biraz gerilerinde, üstü bir ÅŸemsiye gibi açılıp-kapanan
çadırlarla kaplı alanda bir tadilat çalışması var ve o alanın etrafı
çepeçevre kapatılmış. Ortasında da büyük bir kaldıraç ve dört bir
yanında kocaman harflerle bir yazı: “SIMON”! Belli ki,
bu aleti üreten firmanın ismi bu. Ve besbelli ki, firma bir Yahudi
firması…

Bu aymazlığı bir türlü aklım almıyor… Åžaşırıyorum… Hayıflanıyorum…
Daralıyorum… İçim burkuluyor…
Yahu kardeÅŸim, hadi bu âletin benzerlerini ümmet olarak üretemediÄŸimizi
varsayalım; peki, başka bir marka da mı bulamadınız?! Hadi diyelim ki
yok. SIMON yazısının üzerini kapatmak da mı aklınıza
gelmedi? Malum “SIMON”, neredeyse Yahudi ile ve
Siyonist ile eşanlamlı hale gelmiş bir kelime! Medine
Yahudilerinin Peygamberimize defalarca ihanetleri de mi aklınıza
gelmedi?
Bu hangi edebe sığar?
Medine’ye yaklaÅŸtığında heyecandan uyuyamayan ve
PaÅŸa’nın ayaklarını Ravza-i Mutahhara’ya doÄŸru uzatarak yattığını
görünce de dayanamayıp ÅŸu dizeleri yazan Urfalı ÅŸair Nâbî geliyor
aklıma:
“Sakın terk-i edebden, kûy-i Mahbûb-i Hudâ'dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir, makam-ı Mustafâ'dır bu!..”
Edebi terk etmekten sakınma hassasiyetini göstermeyenler…
Hira’ya kadar Nûr dağının mezbele olmasına seyirci kalanlar…
Beytullah’ın üzerine abanırcasına saray ve otel yükseltenler…
Bilin ki, bu çeliÅŸkiyi, bu aymazlığı, bu duyarsızlığı daha fazla
sürdüremezsiniz!..
İslam dünyasını saran kıyam ateÅŸinden de mu ders ve ibret almıyor
musunuz?!..
164